top of page

İki Köpeğin Anlatılmamış Hikâyesi*

  • Elis Şimşon
  • 12 Oca
  • 6 dakikada okunur

Lévinas’ın gözünde Bobby, insanın dünyayı cehenneme çevirdiği somut gerçeklikte, hâlâ insan aklına duyulan güveni ve saygıyı vurgulayan bir felsefi yaklaşımın son neferiydi. Hitler’in gözünde ise Blondi, insandaki merhamet duygusunu küçümseyip, ondaki hayvani mücadeleci içgüdüyü yücelten bir ideolojinin gürbüz ve kuvvetli savunucusuydu.


01/25 | Makale

 


1940 yılında Alman ordusu Fransa’yı işgal ettiğinde, Rennes şehrinde Nazilere esir düşenler arasında Yahudi düşünür Emmanuel Lévinas da vardı. Fransız üniforması Yahudi savaş esirlerinin imha kamplarına gönderilmesini engelledi, ama beş yıl sürecek bu esaret boyunca uğradıkları Nazi zulmünün önünü kesemedi. O sırada felsefe yolculuğunun başlarında olan Lévinas’ın bu mahkûmiyet yıllarında deneyimledikleri, onun düşüncesine belirleyici bir yön tayin etti. Lévinas fenomenolojinin rotasını etiğe kırarak, yanı başında ıstırap çeken bir başkasının acısına kayıtsız kalamayan, tepeden tırnağa sonsuz bir sorumluluktan teşekkül etik özneyi tasvir ederken, artık hafızasına Holokost dehşetinin de kazındığı bir dünyada etiğin etikliğini düşünmenin ufkunu açtı. Zor Özgürlük [Difficile Liberté] adlı kitabı dışında, Nazi zulmüne dair tanıklığından felsefi eserlerinde hiç söz etmedi; zaten bu kitap otobiyografik unsurlar taşıyan denemeleri içermesi itibarıyla Lévinas’ın diğer kitaplarından farklı bir yerde durmaktadır. Zor Özgürlük’teki denemelerden biri olan “Köpeğin Adı ya da Doğal Hak” [“Nom d’un Chien ou le Droit Naturel”] [1] başlıklı yazısında Lévinas, kampta yaşadığı çok özel bir karşılaşmayı anlatır. Bobby ile karşılaşması Lévinas’ın sıklıkla hatırlayacağı, zihninde canlılığını koruyacak bir sahneye dönüşecektir.


Nereden geldiği meçhul Bobby, kampa sızmayı başarmış başıboş bir köpektir. Tam da başıboş bir köpeğe yakışacak şekilde kampın katı ayrımlarının üzerine patileriyle basıp geçmiş, inkâr edilen insanlıklarını mahkûmlara neşeyle havlayıp kuyruk sallayarak geri vermiş ve yaşadığı kırsal alandan her köşenin didik didik aranıp gözetlendiği kamp alanına özgürce girip çıkarak sınırları ihlal etmiştir. Her sabah içtima sırasında kampta beliren, mahkûmların çalışmak için gönderildikleri ağır işlerden dönmelerini bekleyen ve onları hoplaya zıplaya karşılayan bu köpeğe istikrarlı Nazi propagandaları tesir etmiyordu anlaşılan. Kamp sınırları dâhilindeki kurallar, bu mahkûmlara insan-altı varlıklar olarak muamele etmeyi buyuruyordu. Şöyle anlatır Lévinas bu durumu: “Türüne tutsak edilmiş canlılardık; tüm kelime dağarcığına rağmen, dilsiz varlıklardık.” [2] Çıkardıkları sesler, kurdukları cümleler, gösterdikleri insanlık emareleri boşluğa düşüyor, “kulaklarda maymun homurtusu gibi çınlıyordu.” [3] Lévinas’ın başka bir yerde kullandığı tabirle, “bedenlerine çakılmışlardı” [4] ve kampın varlığını tesis eden ilke tam da bu bedenleri yeryüzünden silme amacını güdüyordu. İndirgendikleri bu bedenlerden çıkış, tıpkı 1492 [5] numaralı bu kamptan ve sonu gelmeyecek bu düşmanlıktan çıkış gibi imkânsızdı.



Lévinas’ın önceden de peşine düştüğü, hâlihazırda zihnini meşgul eden “aşkınlık” mefhumu, kişinin hem kendi türüne ve ırkına hapsedilmesinden, hem de politik pratikler ve söylemlerle bedeninin nefret nesnesi haline getirilmesinden bir çıkışı ifade etmekle kalmıyor, onu yalnızlaştıran ve diğerlerine kayıtsızlaştıran varolma mücadelesini de kesintiye uğratıyordu. Kamp koşullarında bu tür bir aşkınlık imkânı mahkûmlara kapalıydı. Ne var ki Bobby’nin tanıklık ettiği bir şey vardı: onun için, mahkûmların insan olduğu “su götürmez bir gerçekti.” [6] Mahkûmlar da köpeğin bu dirençli sadakatine, insana has bir edimle, yani ona isim vererek karşılık verdiler. Bu, ona şükranlarını sunmanın da bir yoluydu. Hatta, onu sahiplenerek, kendilerine ait bir parçanın bu serbestliğin tadını çıkarmasına gıpta ederken, içlerinde yanan özgürlük hasretini de yatıştırmaya çalışıyorlardı.



Birkaç hafta sonra bekçiler onu uzaklaştırana dek, bu köpek, bu insan-olmayan varlık, kamp sınırları dahilindeki insan-altı varlıkların elinden alınan, kamp kurallarına riayet eden insan varlıkların ise asla erişemeyeceği bir aşkınlığı vücuda getirmişti: türünün doğasını aşmış ve insanın haysiyetine tanıklık etmişti. Lévinas bunu çok çarpıcı ve bir o kadar da şaşırtıcı biçimde şu sözlerle özetler: “Bu köpek Nazi Almanyası’ndaki son Kantçıydı, maksimleri ve dürtüleri evrenselleştirmeye yarayan beyne sahip olmasa da.” [7] Bobby, doğal eğilimlerini engelleyip aklın yasasına uygun eyleme kapasitesinden yoksun olsa bile, koşullar ne olursa olsun, insandaki haysiyeti görmüş, tanımış ve yanıt vermişti. Konuşsalar da duyulmayan, insanlık dışına itilmiş mahkûmların söylemek için kıvrandığı sözleri Bobby hayvan doğasının edimleriyle, havlayarak, kuyruğunu sallayarak, zıplayarak söylüyordu: “Onlar da insan!” Ve muhtemelen aynı zamanlarda, yine bir Nazi kampında, bu defa ölülerin küllerini havaya saçan bacaların tüttüğü bir kampta, yine insan-altı bir varlığa indirgenmiş Primo Levi de aynı dehşetle karşı karşıyayken aynı isyanı seslendirmek istiyordu: “Bunlar da mı insan!” Onun gördükleri ise, imha kamplarındaki seri üretimin ortaya çıkardığı yarı insan yarı ceset, hayat ve ölüm arasındaki o ara bölgede asılı kalmış, düşünme, konuşma, algılama ve hissetme yetilerini çoktan yitirmiş bir deri bir kemik kalmış o yaratıklardı; Nazilerle işbirliği yaparak hayatta kalmaya çalışan, buhar odalarında zehirlenmiş cesetleri fırınlara taşıyan, iyi ve kötünün artık buhar olup uçtuğu o gri bölgenin esirleriydi; vicdanlarını susturup duygularına yenilmemek için insanüstü bir gayret göstererek yeryüzünü zehirli ırklardan temizlemeye derin bir bağlılıkla ant içmiş askerlerdi. Bobby’nin tüm bunları anlamlandıracak yetileri yoktu, ama Lévinas’ın gözünde onda yine de bir aşkınlık mevcuttu, doğanın hükmündeki bu canlı, koşullar ne olursa olsun, sadık bir dostun yapacağı gibi insandaki aşkınlığa tanıklık etmişti. Nazi kampındaki toplumsallığın sahte normlarının içinden umursamazca geçmişti Bobby. İnsana hatırlattığı şuydu belki de: tüm bu kurallar, devasa yapılar, sözleşmeler, yasalar bazen başıboş bir köpeğin kuyruk sallayışıyla bile paldır küldür çökebilirdi ve tüm bu sahne devrildiğinde geriye kalacak olan hesapsız, yargısız ve dolaysız bir iyilikti, ne olursa olsun “buradayım” diyen bir sesti.



Lévinas her ne kadar Bobby’e etik öznelik atfedecek kadar ileri gitmese de köpeğe insani özellikler yüklemekten kendini alıkoyamamıştı. Lévinas’ın minnetle andığı köpeğe bu hikâyenin biraz dışına çıkarak baktığımızda Bobby’nin ömrünü insanlarla geçirmiş evcil bir hayvan olduğunu sezmek zor değil aslında. Nazi subayı veya Yahudi mahkûm arasındaki ayrımı gözetmemesi ondaki Kantçı ödev ahlakından değil, insanlara alıştırılarak yetiştirilmesinden kaynaklanıyordu. Ona saldırganca yaklaşılmadığı sürece köpek, insanı, ona sevgi ve bakım veren, onu besleyen, onunla oynayan bir canlı olarak görüyordu: evcilleştirilmiş doğasının kaçınılmaz bir tepkisiydi bu. Tıpkı Aryan Alman ulusunu simgeleyecek denli özel bir üretimden ve disiplinli bir eğitimden geçen safkan bir Alman kurt köpeği olan Blondi’nin, sahibi Hitler’e sevgi göstermesi, ona bağlılık duyması ve onun yanından ayrılmaması gibi. Bobby’nin mahkûmların Yahudiliği karşısında tümden bilinçsiz olması gibi Blondi de Hitler’in tüm Avrupa’ya saçtığı dehşetten ve öldürdüğü milyonlarca insandan bihaberdi. “Etiğe ve logosa sahip olmasa da” [8] bir tür iyiliği vücuda getiren Bobby gibi Blondi de etiğe ve logosa sahip değildi ve radikal bir kötülüğün en sadık dostuydu. Öyle bir dostluk ki, Hitler kendi yakın çevresinden bile zaman zaman şüpheye düşer ama Blondi’nin adanmışlığından bir an bile tereddüt etmezdi. Blondi’nin çevik bedeni, sahibine bağlılığı ve onu koruma içgüdüsü Nazi propaganda bakanını çok etkilemiş ve Goebbels kurnaz bir planla Blondi’yi eşsiz bir propaganda unsuruna dönüştürmüştü; Hitler’le Blondi’nin yakınlığını yansıtan yüzlerce fotoğraf karesi şefkatli, cana yakın, sevgi dolu ve hayvan dostu bir Hitler imgesini zihinlere kazımıştı. Tıpkı Bobby gibi, soyutlamaların olmadığı bir dünyasallıktan gelen Blondi, soyutlamaların vahşetini tescil eden ırkçı bir politikanın sevimli yüzü haline gelmişti.



Lévinas’ın gözünde Bobby, insanın dünyayı cehenneme çevirdiği somut gerçeklikte, hâlâ insan aklına duyulan güveni ve saygıyı vurgulayan bir felsefi yaklaşımın son neferiydi. Hitler’in gözünde ise Blondi, insandaki merhamet duygusunu küçümseyip, ondaki hayvani mücadeleci içgüdüyü yücelten bir ideolojinin gürbüz ve kuvvetli savunucusuydu. Lévinas’ın anlatısında bu başıboş köpek, başka bir insanın acısı karşısında insanın sonsuzca sorumlu olduğunu; bu sorumluluğun, onu yaşam mücadelesi içine sıkışmışlığından çıkarabileceğini; hatta kendi açlığını ve susuzluğunu, tükenmiş bedeninin her hücresinde duyumsarken bile bir başkasının açlığına, susuzluğuna, bedensel ıstırabına cevap verme kapasitesine sahip olduğunu; her insanda bu aşkınlık imkânının barındığını hatırlatacaktı. Hitler’in hikâyesinde ise, insanın, kendi hayvani doğasından uzaklaştıkça zayıflayan, güçsüzleşen, dejenere olan bir varlık olduğu hükmünü iletme işi, özel olarak üretilmiş bu safkan köpeğin vazifesiydi.



Bu iki köpek, bu iki insanın nazarında, insana dair iki farklı tahayyülü simgeliyordu. İnsanın sadık yoldaşı olan köpek, hiç farkında olmadan tüm bu tasarımları omuzlarında taşıyordu. İnsan onun hakkında konuşur gibi yaparken kendi hakkında konuşmaya devam ediyordu. Nasıl bir ilişkiydi bu? Hakikaten bir dostluk, bir yoldaşlık ilişkisi miydi? İnsan, köpeğin vefakârlığına övgüler düzerken, koşulsuz sevgisi karşısında içi titrerken, davranışlarındaki “akıl” emaresinden etkilenirken, onda bir Kantçı, hatta son Kantçı’yı görecek kadar ileri giderken, sürüleri onunla güderken, mülkleri onun korumasına emanet ederken, onunla avlanırken, onunla öldürürken, propagandaya ve soykırıma onu da alet ederken, suçluları onun keskin duyuları sayesinde bulurken, depremlerin değil müteahhitlerin yıktığı bina enkazlarından ölüleri ve yaralıları onun yardımıyla çıkarırken, onu canı istediğinde evine alıp canı istediğinde sokağa atarken, sokaklarda mahallelinin bakımıyla mutlu mesut yaşayanları ise toplayıp şehrin dışına bırakarak ölüme terk ederken köpeği nasıl bir düzenin içine kaydediyordu? Köpeği, kendi dünyasına hapsedip köpekle kurduğu her ilişkiyi kendi türünün kodlarıyla yürütürken, onun evcilleşmiş doğasını araçsallaştırmıyor muydu nihayetinde? İnsana bağlılığın mükafatı bu muydu? Cezası mıydı yoksa? Köpeği şeyleştiren bu mantık, insanı da kendi türüne çakmıyordu mu? İnsan, en yakın insan-olmayan dostunu tecrit ederken, onları bir ıssız adaya sürüp orada açlıktan ve susuzluktan birbirlerini yiyerek ölmelerini planlarken, başıboş bulduklarını vurmak için yasalar çıkarırken, kendisini kendi türüyle baş başa bırakmıyor muydu, bu yalıtılmışlık onun kendi mahkûmiyetine dönüşmüyor muydu? Köpeği kendine alet eden insan yine kendisini başka bir ilişkilenme biçiminden mahrum etmiyor muydu? Bunu yaparak, kendindeki daha başka bir aşkınlık imkânını bile isteye iptal etmiyor muydu? Peki bu, insan için bir felaket değil mi?



Bobby’e ne olduğunu Lévinas bize anlatmıyor, sadece bekçilerin artık ondan rahatsız olduğunu ve onu kovduklarını söylüyor. Belki de dili varmıyor anlatmaya. Oysa bu kadarından bile, hikâyenin sonunda Bobby’nin muhtemelen SS’lerce öldürüldüğünü tahmin etmek maalesef zor değil. Blondi’ye ne olduğu ise tarih kitaplarında yazılı. II. Dünya Savaşı’nın mağlubiyeti kesinleştiğinde, teslim olmak yerine saklandığı sığınakta hayatına kendi elleriyle son vermeyi seçen Hitler, zehri önce Blondi’ye içirdi, sonra da kendi içti…

 

İster istemez şunu düşlüyorum: Bobby ile Blondi birbiriyle karşılaşsaydı ne olurdu? İnsanların onlara dair ürettiği imgelerin, temsillerin ve fikirlerin ötesinde, etiğin ve logosun olmadığı o yerde, bu iki hayvan birbiriyle nasıl buluşurdu? Nasıl koklaşırlardı? Birbirlerine hırlarlar mıydı, yoksa havlayıp kuyruk sallayarak birlikte koşarlar mıydı? Veya karşılaşmalarının bir anlamı olur muydu onlar için?


 

[*] Bu yazı ilk kez Kitap-lık 236. sayısında (Kasım-Aralık 2024) yayınlanmıştır.

 

[1] Yazıdaki bütün alıntılar bu metinden yapılmıştır, çevirileri yazara aittir.

[2] E. Lévinas, Difficile Liberté, Editions Albin Michel, 1975, s. 234.

[3] A.g.e.

[4] A.g.e.

[5] Lévinas bu numaranın işaret ettiği tesadüfe de vurgu yapar; çünkü 1492 aynı zamanda Katolik V. Ferdinand’ın Yahudileri İspanya topraklarından sürdüğü yıldı.

[6] E. Lévinas, Difficile Liberté, s. 234.

[7] E. Lévinas, Difficile Liberté, s. 234-235.., s. 13.

[8] E. Lévinas, Difficile Liberté, s. 233.


留言


Üst
bottom of page